Kanatlarını Bulan Kadınlar
Marion Woodman
Bir kadın hayatı boyunca kendisinden beklenen her şeyi yapabilir: İyi bir evlat, anlayışlı bir eş, başarılı bir çalışan, fedakar bir anne olabilir. Güçlü görünmeyi, ihtiyaçlarını ertelemeyi, kimseye yük olmamayı öğrenebilir. Üstelik bütün bunları kendi seçimleri zannedebilir. Peki ya kurduğu hayatın merkezinde, henüz tanışmadığı biri varsa? Kendisi.
Jungyen analist Marion Woodman, Kanatlarını Bulan Kadınlar'da kadınların kendi seslerine, bedenlerine ve arzularına yabancılaşmalarının ardındaki psikolojik dinamikleri inceliyor. Ataerkil bir toplumda büyümenin etkilerini yalnızca dış dünyanın beklentileriyle sınırlı tutmuyor; bu beklentilerin nasıl içselleştirildiğini, zamanla insanın kendi kendisine koyduğu kurallara dönüştüğünü ve benliğin en derin katmanlarına kadar uzandığını gösteriyor.
Üç kadının kişisel deneyimleri üzerinden ilerleyen kitap, kadınların kendilerine biçilen rollerden sıyrılarak ruhsal bütünlüklerine ulaşma çabasını izliyor. Jung'un bireyselleşme kavramını yaşamın içinden anlatılarla buluşturan Woodman, kadın olmanın ne anlama geldiğini başkalarının tanımlarından değil, kişinin kendi içsel hakikatinden hareketle düşünmeye çağırıyor.
Babanın Evinden Çıkmak İçin Bavul Hazırlamak Yetmiyor
Kitabın özgün başlığındaki ”babanın evi”, yalnızca gerçek bir babayı ya da çocukluğun geçtiği evi anlatmıyor. Bu ev doğruyla yanlışın, başarıyla başarısızlığın, makbul olmakla dışlanmanın sınırlarını çizen bütün bir değerler düzenini temsil ediyor. Kadınlara nasıl görünmeleri, nasıl sevmeleri, ne kadar istemeleri, neye katlanmaları ve hangi duygularını saklamaları gerektiğini öğreten görünmez bir yapı. Bu nedenle o evden ayrılmak, fiziksel bir uzaklaşmadan çok daha fazlasını gerektiriyor. İnsan büyüyebilir, başka bir şehirde yaşayabilir, ekonomik bağımsızlığını kazanabilir ve yine de içinde taşıdığı o evin kurallarına göre yaşamayı sürdürebilir. Kendini sürekli yargılayan iç ses, dinlenmeye izin vermeyen başarı baskısı, sevilmek için uyum gösterme zorunluluğu ya da bedene duyulan güvensizlik, bu yapının dışarıdan içeriye nasıl taşındığını açığa çıkarıyor.
Woodman'ın sorduğu soru bu yüzden yalın olduğu kadar sarsıcı: Kendi hayatımızı mı yaşıyoruz yoksa bize öğretilen hayatı kusursuz biçimde sürdürmeye mi çalışıyoruz?
Beden Bazen Aklın Söyleyemediğini Söyler
Kanatlarını Bulan Kadınlar, bireyselleşme sürecini yalnızca düşünceler üzerinden ele almıyor. Bastırılmış duyguların, ifade edilememiş öfkenin, yasın, travmanın ve karşılanmamış ihtiyaçların bedende nasıl iz bıraktığına da dikkat çekiyor. Kadının kendi bedeninden uzaklaşması çoğu zaman kendisinden uzaklaşmasının en görünür biçimlerinden biri. Beden denetlenmesi, düzeltilmesi ya da susturulması gereken bir nesneye dönüştükçe kişinin sezgileriyle, ihtiyaçlarıyla ve yaşama ilişkin bilgeliğiyle bağı da zayıflıyor. Woodman ise bedeni aşılması gereken bir engel olarak değil, iç dünyaya açılan bir kapı olarak görüyor.
Bu yaklaşım, iyileşmenin yalnızca geçmişi anlamakla gerçekleşmeyeceğini düşündürüyor. Bazen iyileşmek uzun zamandır duyulmayan bir duyguyu fark etmek, bazen bedende biriken öfkeye kulak vermek, bazen de insanın kendisine ilk kez, gerçekten ne istediğini sorması anlamına geliyor.
Bazen gerçek özgürlük yeni bir yere gitmekle değil, yıllardır içinde yaşadığın evin sana ait olmadığını fark etmekle başlar.